Gericiliğin
yeni ortaçağı ve kavramlar [1]
Laiklik demokrasiye mi içkin bir kavramdır yoksa faşizme mi?
Günümüzden bakıldığında hiç de komik olmayan bir şaka
gibi görülebilir bu soru. Bunca rezaletin, bu koyu karanlığın
ortasındayken alay ettiğimi düşünebilirsiniz. Ancak durum gayet
ciddi, soru da öyle. Son 14 yılda kurulan bu dinci diktatörlük,
bu alçak rejim, ideolojik gücünü bu soruya yeteri netlikte ve
yeteri güçte bir cevap verilememesine borçlu. Unutulmamalı ki
politik mücadele aynı zamanda her tarihsel kesitte kavramları
yeniden inşa etme, işleme ve dolaşıma sokma işidir. Burası
önemli, yeniden döneceğiz.
Geçtiğimiz günlerde meclis başkanı İsmail Kahraman yeni
anayasa çalışmalarından bahsederken ağzındaki baklayı çıkardı
ve açıkça dine dayalı bir anayasa istediklerini söyledi. Tüm
samimiyetimle meclis başkanına teşekkür borcumuz olduğunu
düşünüyorum. Çünkü ‘sonsuz özgürlük’ isimli
operasyonlarla (Afganistan) ve ‘demokrasi götürmek için’
(Irak) ülkelerin işgal edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Yanı
başımızda, 2016 yılında kafa kesip insan ciğeri yiyen vahşiler
‘ılımlı Suriye muhalefeti’ olarak vitrine çıkarılıyor.
Voltaire’den ilhamla, ne ılımlı ne Suriyeli ne de
muhalefettirler ama insan aklıyla alay edilen, aleni yalanların
yüksek perdeden söylendiği bir dönemdeyiz ve tam da bu yüzden
meclis başkanı teşekkürü hakediyor. ‘Zaten AKP karşıtları
herşeyin farkındaydı’ diyenlere, anlı şanlı ulusal
hareketlerin, sosyal demokratların ya da Atatürk’te birleşenlerin
farklı gündemlerde nasıl AKP’nin arkasına dizildiğini
hatırlatırım. Yaşadığımız de facto diktatörlük ‘hukuki’
zeminini ararken ve bu anayasaya süreci meclis muhalefetinin de
katkısıyla kim vurduya getirilecekken, İsmail Kahraman halkı
sürece dahil etmiş oldu. Ve laiklik yeniden ama çok daha yakıcı
şekilde ülke gündemine girdi.
Kavramların tarihine dönelim. 40 yıl önce bir gericiye
amacının ne olduğunu, ne için ve neye karşı mücadele ettiğini
sorsaydınız muhtemelen size şu cümlelere yakın şeyler söylerdi:
‘batılı kafirlerin demokrasisine karşı İslam şeriatı için
mücadele ediyorum.’ Bugün bir gericiye aynı şeyleri sorarsanız
şuna yakın şeyler söyleyecektir: ‘batı modernleşmesinin
totoliterliğine karşı sivil toplumun demokratik talepleri için
mücadele ediyorum.’ İşte AKP’nin uzun iktidarının sırrı
yaşanan bu kırılmadadır. 40 yıl öncesinin gericisinin
sözlerinden anlarız ki laiklik demokrasiye içkindir. Çünkü o
gerici dört kadınla evlenememesinin, çocuklara tecavüz
edememesinin sebebinin laiklik olduğunu bilir ve bunu itiraf ederdi.
Bugünün gericisi ise gericiliğini demokrasi üzerinden temize
çıkarır. Çünkü liberalizmin hakim ideoloji olduğu günümüzde,
demokrasi dinsel gericiliğe alan açmakta, tüm çağdışı
görüşlerini ve yaşam şeklini ‘farklılık’ olarak
kodlamaktadır. Bu da gericinin terminolojisinin değişmesine
yol açar. Örneğin gerici için artık ‘dinsiz Kemal’ yoktur
‘Jakoben Kemal’ vardır. ‘Allah’ın izniyle’ 9 yaşında
çocuklarla evlenmek isteyen İslamcı bugün bu arzusunu, şeriatla
değil, kültürel görelilikle temellendirmekte ve güçsüz olduğu
yerde tolerans, güçlü olduğu yerde kabullenme beklemektedir.
Örneklerini verdiğim kırılma, postmodern çağda liberalizmle
ittifakın eseridir.
Cumhuriyet döneminde İslamcılığın ilk örgütsel toparlanışı
ABD’nin Dünya Antikomünist Ligi’nin bir bileşeni olan İlim
Yayma Cemiyeti ve Komünizmle Mücadele Dernekleri ile başlamıştı.
Atılan tohumlar soğuk savaşın antikomünist ikliminde
yeşeriyordu. Komünizm nefreti sayesinde düzenin tüm aktörleri
tarafından sırtı sıvazlanan gericilik, Afganistan savaşıyla
birlikte demokratik cephenin bir bileşeni haline getirildi. ‘İşgalci
Sovyetlere karşı, demokrat İslamcılar’ Beyaz Saray’da
ağırlanıyordu artık. Hem SSCB’nin hem de Ortadoğu’daki
bağımsızlıkçı-laik hareketlerin başına bela olabilecek en
etkili aktör İslamcılardı. Komünizmin havlu atmasıyla birlikte
ise emperyalizm burjuva devrimci kazanımlara saldıracaktı.
Pratikte bu, refah devletçi ekonomilere karşı piyasacılık,
laikliğe karşı dinsel gericilik demekti. Bu dönem gericiliğin
‘bir bileşen’ olmaktan çıkıp, düzenin ortağı haline
gelmesi ile karşılığını buldu. Belki de en somut göstergesi
Türkiye’de yaşandı. 12 Eylül dinsel gericiliği, meydanlarda
okunan ayetler ve ‘mehmetçiğe selam duran’ Fethullan Gülen
iken, 12 Eylül piyasacılığı, 24 Ocak kararları ve Özal
liberalizmiydi.
Pratik mücadeleyi bir kenara bırakırsak asıl mücadele
ideolojiler alanında yaşanıyordu. Burjuvazi 1848’de başlayan
uzun ihanet döneminin kalıcı normlarını Sovyet tehdidinin
ortadan kalktığı dönemde yürürlüğe koyuyordu. Burjuvazinin
tarihsel atılımıyla iktidardan düşen gericilik, yine
burjuvazinin ittirmesiyle yeni ortaçağını yaratırken,
antikomünist iklimin yerini postmodern iklim almıştı ve şeriatın
yerini de demokrasi alacaktı. Postmodern ideologlar, modern
iktidarların (ve aslında burjuva devrimlerin) baskıcı, totaliter
yönlerinden bahsediyor, aydınlanmanın faşizmi yarattığını
anlatıyordu. Kapitalizmin tüm pislikleri burjuvazinin en ilerici
olduğu atılım dönemlerine yüklenirken, premodern dönem ve
ilişkiler temize çekilmiş oluyordu. Batıda engizisyon ateşi,
doğuda şeyhülislamın katliam fetvaları görünmez olurken, Köy
Enstitüleri ve Halkevleri tepeden inmeci-toplum mühendisliği
olarak aşağılanıyordu. Modern dönemin akıl, bilim, aydınlanma
gibi değerleri yok edilirken, postmodernizmin rehberliğinde gelenek
ve hurafelerde keramet aranıyordu. Cumhuriyet bir travma olarak
niteledirilirken, Osmanlı, halkların kardeşçe yaşadığı özgür
bir toplum olarak anlatılmakta ve tarih altüst edilmektedir. Yine
Kemalist devrimin en demokratik yönü olan hilafet ve
taraftarlarının resmi alanın dışına atılması, masum
müslümanların ‘çevreye’ itilmesi, Kemalist bürokratik elitin
siyasal alanı işgal etmesi olarak kodlanmıştır. Sanki müslüman
halk her gün Yıldız Sarayı’nda hünkarıyla muhabbet ediyormuş
gibi. İslamcıların, sivil toplumcu-liberallerin gözdesi haline
gelişi de, bu ‘dışlanmışlıklarının’ ceberrut devleti
ehlileştirecek sivil bir potansiyel olarak görülmesi nedeniyledir.
Bu durum AKP’nin tüm devleti ele geçirmesine rağmen, Tayyip
Erdoğan’ın kendisini ‘zenci’ olarak nitelemesinde somutlanır.
Laiklerin elit-beyaz Türkler, gericilerin ise dışlanmış
yığınların sesi olma teması buradan gelir, 2007-2012 yılları
arası bu yalan, her kaynaktan üzerimize boca edilmiştir. Solun
konuya bakışı için de bir parantez açmalıyım. Bu çarpık
sosyoloji, solda en kristalize biçimini türban meselesi
tartışılırken, daha doğrusu ülkenin gördüğü en gerici
iktidar türban gündemini dayatırken aldı. Ne yazık ki solda bazı
özneler, bu gündemde, işçi sınıfından kadınların çoğunun
türbanlı oluşunu vurgulamıştı. Yani burjuvazinin laikliği,
işçi sınıfının türbanı… Sosyolojideki liberal zoka
yutulmuş, solda çoğu özne laiklik hassasiyetini Kemalist orta
sınıfların (‘endişeli modernlerin’) takıntısı olarak
görmüştü.
Kırılmanın politik pratiğe yansımasına bakalım. İdeolojiler
politik aktörlerini er ya da geç bulurlar. Refah Partili yıllar
yaşanıyordu, ne var ki 90’ların Refah Partisi burjuva düzeninin
ortağı olabilecek postmodern demokrat bir yapıdan çok,
antikomünist iklimin düz şeriatçısıydı. Erbakan’ın ağzına
‘statükocu elitler’ değil, ‘dinsiz kafirler’ yakışıyordu.
Ama o dönem kapanmıştı ve ‘dinsiz kafirler’ (bolşevikler ve
kemalistler) iktidardan edilmişti. II. Cumhuriyet’in kapısını
açacak anahtar şeriat değil demokrasi idi. Refah Partisi içinden
çıkan/çıkarılan yenilikçiler tam da aranan kumaş oldular.
İktisaden liberal, siyaseten demokrat ve kültürel muhafazakar…
Ne de olsa cumhuriyetçileri bir otelde kıstırıp yakarak yeni bir
rejim kuramazsınız. AKP’nin yeni rejim operasyonlarına bakın
‘darbelere ve kontrgerilla yapılanmasına karşı’ uydurma
mahkemelerdir, medyanın, sermayenin, sendikaların, emniyetin ele
geçirilmesidir. Halkın kullaştırılması, eğitimin
dinselleştirilmesidir. Ve her adımda ideolojik gıdasını
liberallerden almıştır. Komik bir örnek olarak, 19 Mayıs
gösterilerinin Mussolini faşizminden ilhamla yapıldığını
liberaller fısıldamıştır kulaklarına ve Yahudi soykırımı
nedeniyle Hitler’i şükranla anan AKP’liler topluma bu
propagandayı yapmıştır. Düpedüz ilkokullara türbanı sokmak
için serbest kıyafet yönetmeliğini dayatırlarken, yine
liberallerden aldıkları akılla ‘tek tip kıyafet faşizmi’nden
bahsetmişlerdir. Alkol yasakları için kullanılan, alkolizmin
ciddi bir tehlike olduğu İskandinav örnekleri ise komik bile
değildir.
Peki neden demokrasi ile saldırdılar diye sorulabilir. Öncelikle
burjuvazinin kendi sınıfsal karakterinden doğan ‘hataları’
buna elverişli bir zemin sunmuştur. İktidara geri dönülmez
şekilde yerleşmesiyle birlikte devrimci barutunu yitiren burjuvazi,
komünizme karşı, bazı rezervler koymakla birlikte, hem
emperyalizmi hem de dinsel gericiliği el altında hazırda tutmak
istemiştir. Toprak reformunun yapılmaması, Köy Enstitülerinin
yozlaştırılması, İmam hatip okullarının açılması, doğuda
bazı gerici aşiretlerle uzlaşılması CHP’nin icraatlarıdır,
iktidara tutunmak istemiş yine de başaramamıştır. Burjuvazinin
egemenliğine bırakılan cumhuriyet, iktidarını kurduktan sonra
kârdan başka motivasyonu kalmayan sermaye sınıfının elinde can
vermiştir. Mesele sınıfsaldır ve bu yüzden sınıf perspektifini
yitirmeyenler cumhuriyetin tasfiyesinden bahsederken, Baykal kara
çarşafa rozet takmakla uğraşmıştır. O da tutunmak istemiştir,
o da başaramamıştır.
Burjuva cumhuriyeti burjuvazi tasfiye etmiştir. Meseleyi en özlü
kavrayacak olan sosyalistler olması gerekirken, gericinin imdadına
‘elveda sınıf, selamınaleyküm kimlik’ diyen postmodern
ideoloji yine yetişmiştir. Cumhuriyet kazanımını görmeyen,
tasfiyeyi önemsemeyen sol, gerici dönüşümün tam da sermayenin
yeni ihtiyaçları için yapıldığını idrak edememiştir.
Sınıfını unutan sol, kimlik ve kültür politikalarına
batmıştır.
Yani kısacası, burjuvazinin yeni ihtiyaçları ve postmodern
dönemin tarih-toplum-siyaset algısı, dinci gericilerdeki tarihsel
nefret ile bir tür simetri oluşturmuş ve gericideki kırılmayı
tetiklemiştir, yeni ortaçağın doğasına uygun şekilde demokrasi
zırhını kuşanan gericilik tüm kaleleri fethetmiştir. Fakat bir
sorun var. Halkın yarısı bu rejime ikna olmamış ve rejim yerli
yerine oturtulamamıştır. Üstelik emperyalizm AKP rejimine razı
olmasına rağmen Tayyip’in üzerini çizmiştir. Liberallerin CHP
ve HDP’ye akın etmesinden de anlayabiliriz bunu. Çünkü onlar
çok iyi koku alan köpekler gibidir.
Peki kavramlar ne oldu? Laiklik, aydınlanma, bilim, demokrasi,
barış… Yıkan emperyalizm yenisini kuramadı. Dolayısıyla bütün
kavramlar ortadadır. Onlara yeni içeriklerini kazandıracak olan
politik mücadeledir. Ne laikliği ne demokrasiyi bu yeni ortaçağ
rejiminin içerisinden konuşarak kazanamayız. Sınıfsal çıkarları
için tarihsel değerlerini gericilere yem eden sermaye sınıfına
yaslanarak da kazanamayız. Burada trajik bir örnek olarak Mustafa
Koç’un ölümünü ve ardından verilen tepkileri anmak yerinde
olacaktır. Koç öldüğünde çeşitli gerekçelerle onu AKP’nin
karşısında konumlandırmak isteyen, her dönemeçte gericiliğe
payanda olmuş bu sermaye ailesini sanki gericiliğe karşı
laikliğin bayraktarlığını yapmış gibi göstermek isteyenler
çıkmıştı. Oysa Tayyip Erdoğan birkaç saat sonra yaptığı
açıklamada, ölümünden bir gün önce Koç’la bir arada
olduklarını ona alkolü bırakması konusunda latife yaptığını
söylediğinde hayaller suya düşmüştü. 301 işçinin öldüğü
bir katliamda, ilk iş olarak tarikatların bölgeye yollanıp halkı
afyonlamasına hangi patronun itiraz edeceğini düşünebiliriz?
Burjuva politika ve ekonomisinin çıkarları ve postmodern ideolojik
kuşatmanın yol haritasıyla Türkiye’nin dümeni gericilere
bırakılmıştır. Bu konuda netleşmek bize ait kavramları yeniden
kazanmamızın anahtarı olacak. Sorun sınıfsaldı. Çözüm de
sınıfsal olacak.
Sermaye laiklikten kurtulduğuna göre, laikler de sermayeden
kurtulacak.
Başka bir yol yok.
[1] yazı daha önce sendika.org'da yayınlanmıştır.
# karanlıkta uyananlar #
3 Ağustos 2016 Çarşamba
31 Mart 2016 Perşembe
TAYYİP'İN KİMLİKLERİ VE MUHALEFET [1]

Tayyip Erdoğan nedir? Bu soruya bir çok yanıt verilebilir elbet. On dört yıl, ülke siyasetinde başat rol sahibi bir siyasetçi için tanımlama zorluğunu aşmaya yetecek bir süre olmalı. Fakat öyle mi? Büyük toplumsal kesimler açısından bu şahsa karşı yaklaşım ve yapılan tanımlama çok önceki yıllardan belirlenmiş ve kamplar kurulmuştu. Bu herkesçe biliniyor. İki kamp arasında pazarlık durumuna göre bir orada bir burada yer alan yüzer gezer bir kesim/siyasetin olduğu da malum. Fakat ortada bir zorluk vardır. Erdoğan, Türkiye siyasetinde belki daha önce hiç olmadığı kadar "fazla şey" olabilen tek siyasetçidir. Dolayısıyla kendi duruşunuzu inşa edebilmek için, karşıtınızın nerede durduğunu, ne olduğunu tanımlamak her zamankinden daha mühim bir iş oluyor.
Son dönemde
revaşta olan tanımlama, mezhepçilik. Tayyip Erdoğan mezhepçidir
deniyor. Siyasi ya da kültürel açıdan Suudi hayranlığı malum
ve Suriye düşmanlığı... "Reyhanlı'da 52 Sünni
vatandaşımız öldü" derken ya da Alevi muhalefet liderini
"yuh"latırken hatırlıyoruz. Aynı şahıs en son
Suud-İran geriliminde beklenen şekilde Suudi idamlarını
savunuyordu. Neyse, bir çok örnek verilebilir bu konuda. Her şeye
rağmen Tayyip Erdoğan mezhepçi değildir.
Kürt düşmanı
diyorlar bir de... Son beş aydır bölgede yaşananlar herkesin
nefretle andığı (ancak sorumluları ortada olmasına rağmen asla
kimseye dokunulmayan) 90'lardan farksız. Ancak Tayyip Erdoğan bir
Kürt düşmanı da değildir. Görmüyor musunuz Barzani'yle
arasından su sızmıyor. Yoksa Barzani Kürt değil mi?
İsrail'in düşmanı
köktenci olabilir mi Erdoğan ya da İsrail dostu Sionist ?..
Değildir. Bunlar da hedefe varmayacak, yarım yamalak, konjonktürel
tanımlamalar.
Tayyip Erdoğan on
dört yılda çok fazla kimliğe bürünebilecek, çok fazla siyasi
hamle yapmıştır. Bu hamleler, her yeni kurulan rejim gibi kendi
ideolojisini yapının her bir birimine sirayet ettirebilmek için
yapıldı. Bisiklet sürmeye benziyordu işi, pedal çevirmeyi
bıraktığı an, elbet düşecekti. Verili olanı bozup, yenisini
inşa etmek için sürekli pedal çevirmek (yeni siyasi hamleler
yapmak) gerekir. Büyük Ortadoğu Projesi, Liberal İslami
diktatörlükler gibi zorlu projeleri vardı ve coğrafya kimi
manevralara yer yer frenlere zorladı. Fakat gittiği yol hiç
değişmedi.
Karşıtını
tanımlama, muhalefeti inşaanın ilk ve en önemli koşuludur.
Bisiklet örneğinden gidelim; yaptığı manevralara, frenlere ya da
küçük yol kazalarına mı bakılmalıdır yoksa gidilen yola mı?
Hollanda da bir
televizyon kanalı bahsettiğim konularla alakasız görülen bir
şaka hazırladı. Şakacıların hedefinde Den Bosch futbol kulübü
yöneticileri vardı. Kendilerini, kulübü satın almak isteyen Arap
milyarderler olarak tanıtıp, bir toplantı yaptılar ve gizli
kamera kaydını aldılar.[2] Kulüp yöneticilerine, kulübün
teknik direktörünü, ismini, renklerini değiştirmek istediklerini
söylediler. Bununla kalsa belki kabul edilebilir. Ancak şakacılar
daha ileri gitti. Stadyumda alkol satışına son vereceklerini,
kulüpte homoseksüel futbolcu istemediklerini hatta stadda kadın ve
erkeklerin ayrı yerlerde oturmasını istediklerini söylediler.
Kulüp yöneticileri hangi maddelere itiraz etti dersiniz?
Hiçbirine... Dünyaya özgürlük-demokrasi ihraç eden Avrupa'nın
merkezinde, bu çağdışı-gerici anlayış nasıl el üstünde
tutulur nasıl toleransla karşılanır? Sanki iki tarafı
birbirinden ayıran kimlikler yok olmuş, dil, din, milliyet, yaşam
tarzı gibi farklılıklar daha bütüncül bir faktör tarafından
soğurulmuştu. Liberal iktisat ve politikanın içiçeliği iki
kulüp yöneticisinde somutlaşıyordu. Tabloyu yaratan faktör,
sermayeydi.
Bu öyle güçlü
bir faktördür ki, medeniyetin beşiği uygarlığın zirvesi
olduğunu iddia edenlere IŞİD'çi besletir. Öyle güçlüdür ki,
islamofobik denilen emperyalist merkeze El Kaide'yi kurdurur. Batının
en özgürlükçüleri, bakarsınız, Ukrayna'da neo-nazileri,
Suriye'de, kadınları köle pazarlarında satanları müttefik
edinir. Öyle vazgeçilmezdir ki, hırladığın Koç'larla sarmaş
dolaş pozlar verdirir. Öyle korkutucudur ki, vaktinde
küfrettiklerinden Cesaret Ödülü aldırtır. Bu sınıf
bilincidir.
Erdoğan'ın yol
haritası da budur. O, kendi sınıfının zor işlerini yüklenmiş,
bayağı bir hizmetkardır. Esad ailesiyle beraber tatil yaparken ya
da ortak bakanlar kurulu toplarken de öyledir, savaşırken de...
Kürtçe televizyonlar açıp, müzakereler yaparken de sınıf
bilinciyle yüklüdür, Kürtlerle savaşırken de... "One
minite" derken de emperyalizmin bölgesel planlarına hizmet
eder, İsrail'le anlaşırken de... Burjuva siyasetinin tüm
değişkenlerinin üstünde tek bir sabiti vardır; burjuvazinin
çıkarları. Post-modern siyaset, tabanı kimlikler üzerinden
tahkim eder, cepheleştirirken, egemenler kimlik farkı gözetmeksizin
sınıf bağlarıyla bağlıdır birbirlerine.
Erdoğan bu yüzden
mezhepçi değildir, Kürt düşmanı, milliyetçi, ırkçı, dinci
değildir.
Sermaye sınıfı
kendi ilkelerinden, değerlerinden vazgeçeli yüz elli yılı aşkın
süre geçti. Ne Avrupalılık ne Türklük ne laiklik ne
bağımsızlık hatta ne de din... Sermaye sınıfını artık
harekete geçiren tek bir güç var. İçgüdüsel denilebilecek
oranda bağlandığı tek motivasyon; daha fazla kâr. Savaş
kârlıysa savaş, barış kârlıysa barış. Kadın hakları
kârlıysa kadın hakları, değilse Hollandalı yöneticilerin
yaptığı gibi harem-selamlık. Batı gazetelerinde Bin Ladin'in
"barış yolunda"ki fotograflarından bugüne çok zaman
geçmedi. [3] Eli kanlı bir terörist olalı da... Hedef değişir,
tanım değişir, kimlik değişir. Değişmeyen tek şey
burjuvazinin yüce(!) çıkarlarıdır.
Muhalefet buradan
kurulmalıdır. Erdoğan'a karşı Esadçı, Kürtçü, Şia, Gülenci
ya da dinsiz olunamaz. Mezhepler, dinler, milliyetler kılıftır.
Dinciliğe mi takıldın, ikna edebilecek gücün varsa Amerika biraz
daha laik olanını atar önüne. Kürt düşmanlığına mı
bozuldun, Barzanicilik verelim. Aktörler önemli değildir.
Karşıda sınıf
bilinciyle hareketeden burjuvazi var ve sınıfa karşı ancak
sınıfla mücadele edilir.
#
[1] Bu yazı daha önce sendika.org'da yayınlanmıştır.
http://sendika10.org/2016/01/tayyipin-kimlikleri-ve-muhalefet-emre-fidan/
[2]
http://www.sporx.com/tv/futbol/hollanda/gorulmemis-arap-sakasi-%7C-kandirdilarSXTVQ51003SXQ
[3]
http://www.ummetislam.org/ingiliz-the-independent-gazetesinin-1993te-seyh-usame-bin-laden-ile-yaptigi-roportaj-ortaya-cikti
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)